Seçimler Yaklaşırken (3): AK Parti

AK Parti, demokratik Türkiye tarihinin kuşkusuz en uzun soluklu iktidarı olma başarısını gösterdi. Şu anda ülkenin her bölgesinden yüksek miktarda oy alan, çoğu il ve ilçede birinci çıkan, birinci olamadığı yerlerin bile çoğunda en kötü ihtimalle ikinci olmayı başaran bir partiden söz ediyoruz. Dahası, 2007’deki e-muhtıradan 2008’deki parti kapatma davasına, 2008-9’daki küresel krizden 17-25 Aralık 2013’teki yolsuzluk operasyonuna kadar sayısız siyasi krizle karşılaşan Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi, bir şekilde bu krizlerin etkisini en aza indirmeyi, hatta zaman zaman bu krizlerden güçlenerek çıkmayı başardı. İş iktidarı elde etme ve elde tutmaya gelince AK Parti’nin olağanüstü bir beceri gösterdiğini takdir etmeliyiz. 2015 seçimlerine gelinirken de AK Parti’nin birinciliği tartışılmıyor bile; tartışma konusu, anayasayı tek başlarına değiştirmeye yetecek meclis çoğunluğunu, ya da en azından tek başına iktidar kurabilecek çoğunluğu elde edip edemeyeceği.

Ancak siyaset sadece iktidarı ele geçirme değil, aynı zamanda toplumu ilgilendiren kararlar alma mekanizmasıdır. Bu açıdan bakıldığında AK Parti, bugün neyi temsil ediyor? Her şeyden önce, sürekli olarak demokratikleşme paketleri, açılımlar, vs. ile gündemi işgal eden iktidarın, şimdiye kadar yaptıklarına bakalım. Türkiye gibi, reform ve devrim iddiasının belki de Tanzimat döneminden beri neredeyse her iktidar odağı tarafından dile getirildiği bir ülkede, AK Parti’nin reformcu söylemle halkı ve aydınları bu derece etkilemiş olması aslında şaşırtıcı bir durum. Öyle ya da böyle, 13 yıllık iktidar boyunca neredeyse iki senede bir çok büyük bir dönüşüm gerçekleşeceğinin müjdesi verildi. 2002-2005 arası Avrupa Birliği süreci, 2004’te TRT’de Kürtçe yayın başlaması, 2007’de Ergun Özbudun’a hazırlatılan anayasa taslağı, yine aynı yıl Alevilere yönelik reformlar başlatılacağının açıklanması, 2009’daki Kürt açılımı, 2010 anayasa referandumu ve tabii 2013’te başlatılan barış süreci (irili ufaklı demokratikleşme paketlerini saymıyorum bile)… Yaşanan bu dönüşümlere halk devrimi diyen de oldu, Türkiye’nin 1789’u diyen de.

Peki tüm bu paketlerin, açılımların, süreçlerin sonunda neredeyiz? Avrupa Birliği hedefi 1980’lerin ortasından beri hiç bu kadar uzak olmamıştı. Kürtçe’nin bugün çok daha rahatlıkla kullanıldığı doğru olsa da, bunda iletişim teknolojilerinin sağladığı olanakların devlet inisiyatifinden daha belirleyici olduğu, üstelik devletin, kamusal alanda (eğitimde, mahkemelerde) Kürtçe talebini karşılamanın çok uzağında kaldığı söylenebilir. AK Parti’ye güvenerek anayasa taslağı hazırlamaya kalkan hukukçuların uğradığı hayal kırıklıklarını anlatmaya gerek yok. Kürt açılımı, Habur’dan gelenlerin tutuklanması ve genel olarak KCK yargılamaları dolayısıyla Kürt siyasetçilerinin belki de 1980’lerden beri tanık olduğu en büyük tutuklama dalgasıyla bitti. 2010 referandumuyla demokratikleşmesi beklenen yüksek yargıda, önce eski Kemalist yapının yerine yeni bir oligarşi, yani Gülen cemaati – AK Parti koalisyonu başa geçti, 2014’ten itibaren de Gülencileri temizlemek adına yargı iyice talan edildi. Alevilerle ilgili somut adım atılmaması bir yana, bu kitlenin inanç esasları seçim meydanlarında yuhalatılmakta. Elimizde bir tek çatışmasızlık süreci kaldı, onun da gidişatı maalesef pek iç açıcı değil.

Bu derin başarısızlığın nedeni sorulduğunda, AK Parti yöneticileri hep kendilerine düşmanca yaklaşan odakları, yani Türkiye karşıtı Avrupalıları, orduyu, Kemalist yargıyı, PKK’yi ve son olarak da eski ortakları cemaati sorumlu tuttu. Elbette ki bu odakların bazılarının sorumluluğu yadsınamaz, ancak asıl mesele, AK Parti içinde tutarlı ve topyekün bir demokratikleşme sürecine yönelik hiçbir ilgi ve inanç olmaması. Üstelik, Erdoğan’ın son yıllarda otoriterleştiği iddiasının aksine, AK Parti ve Erdoğan demokratikleşme konusunda en başından beri gönülsüzdü. Büyük şaşaayla başlatılan reform süreçlerinin iki özelliği hemen göze çarpıyor: birincisi, demokratikleşme paketleri ve açılımlar, önemli bir sorunu bütüncül bir şekilde çözmekten ziyade, sorunun küçük bileşenlerinden birine eğilmek üzerine inşa edilmiş. Bu şekilde, muhafazakar toplumsal tepkileri minimum seviyede tutarken demokratik kesimlerin takdirini almak amaçlanmış. Dahası, hak ve özgürlük taleplerinin adım adım ve geleceğe yönelik beklentiler yaratarak karşılanmasının, AK Parti’ye olan bağımlılığı arttıracağı hesaplanmış – sadece bu seçimlerde değil, 2007 ve 2011 seçimlerinde de AK Parti’nin temel seçim propagandasının ‘yeni anayasa’ olduğunu hatırlayalım. Bu süreçlerin ikinci özelliği ise, parti programı ve seçim beyannamesi gibi, bir partinin hedeflerini ve stratejilerini izah eden metinlerin hiçbirinde yer almamaları. AK Parti yöneticileri, muhtemelen hem seçim öncesinde milliyetçi ve muhafazakar kitlelerin tepkisini çekmemek hem de seçim sonrasında kendilerini hiçbir vaatle bağlamamak adına, Kürt açılımı veya yargı reformu gibi süreçleri tamamen program dışı tutarak siyasi konjonktüre göre hareket etme yolunu seçmişler.

Uzun lafın kısası, kurulması muhtemel yeni bir AK Parti iktidarından programlı ve uzun vadeli bir çözüm beklemek hayalcilik olur. Dahası, Erdoğan’ın parti içi kontrolü yitirmemek adına kendisine sadık bir kadroyu partide yönetici pozisyonlara getirme hırsı, zaten kişilerden bağımsız bir kurumsal kimlik inşasında sorunlar yaşayan partiyi iyice kimliksiz ve programsız bir çizgiye çekecek. Çok da bir şey yapmadan yapar gibi görünerek kitleleri oyalamaya ve başta inşaat olmak üzere birkaç sektörde yaratılan rantı ağırlıklı olarak küçük bir zümreye ve bir miktar da toplumun geri kalanına dağıtmaya dayalı siyaset anlayışının sonu er ya da geç gelecek. Şu ana kadar AK Parti’ye alternatif bir siyasi proje üretme becerisi gösteremeyen Türkiye sağı, bu tükenmişlikte neler yapabilir, bilinmez. Ancak bu durum, soldaki aktörler için uzun süredir bekledikleri bir fırsat olabilir.

Özet olarak: kısa süreli pazarlıklar üzerinden tavizler alan ve veren, ama uzun soluklu bir dönüşüme kendini bağlamayan bir iktidarla barış, demokratikleşme ve yeni anayasa ne ölçüde konuşulabilir, hiç emin değilim. Ancak, en azından kısa vadede AK Parti’yi tamamen dışarıda bırakan bir çözüm de çok muhtemel görünmüyor. İktidarı kimseye kaptırmayan ama siyaset üretemeyen bir ekip, büyük ihtimalle ülkeyi yönetmeye devam edecek.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s